24 Nisan 2012 Salı

Komalık Olmadan Hastaneye Gidebilmek Mümkün mü?


”Çok ağır hastalıklarda, yataklara düşmelerde, ikna edemedim, kalk gidelim dedim, cık olmaz dedi. Doktor kimliğime bakacak, onu soracak bunu soracak, ayrımcılık yapacak, bakış atacak, hastalar fısırdaşacak, hastabakıcılar kimlikteki ismimi öğrenecek, kikirdeşecek…”
______________________________________________________________
Eskiden çok alkol alırdım, artık azalttım; korkudan. Karaciğerimde yağlanma çıkmış, siroza gidiyormuş, alkolü bırakmazsam Atatürk gibi ölecekmişim, yok dedim ben almayayım, öğrendiğim gün alkolü bıraktım. Öyle çok değişik içkiler de içmezdim bira dışında ama artık sadece “özel” günlerde şarap tüketiyorum, günde 1 kadehe izin var. Geri kalan tüm içkiler uzak dursun, bira, votka, viski ve rakı.
Rakıdan yine hastaneye döneceğim merak etmeyin. Hatta sevgilime geleceğim; Aras ile tanışalı çok olmuştu ve beni evine çağırıyordu sürekli. Çağırmakta da haklıydı. Düşünsenize, sizin evinize misafirliğe geliyor bir arkadaşınız ama siz onun evini hiç bilmiyorsunuz bile, eve girince nasıl kokuyor (o her evin kendine öz kokusu vardır), oturma düzeni nasıl, bulaşıklar sizin evdeki gibi yığılıyor mu, bahsettiği kediler salonda mı uyuyor, kitaplığında hangi kitapları var, evde halılar ne renk, kaloriferleri yanıyor mu.. hiç bilmiyorsunuz. Ne yemeğe, ne içmeye, ne muhabbete, ne de yatıya gitmişsiniz çünkü. Tüm bunları bir kenara atıp güzel bir gece ge- çirmek için yola koyuldum. Aras beni mahallede karşılayacaktı. Uzun yıllar Eryaman’da oturduktan sonra şehrin merkezine taşınınca Kızılay dışındaki her yer bana artık uzak olarak geliyordu. Otobüs sanki saatlerce gitmişti. Neyse ki gece güzel geçecekti. Hepsinden önemlisi de buydu zaten.
Bu ilk ve özel gece için de özel ve güzel bir içki iyi olurdu, Aras öyle istemişti, benim de tercihim böyle özel anlarda rakıdır. Aras da çok ısrar etmişti rakı olsun diye. Yaş üzüm rakısı seçtik hem de 70’lik.
İki kişi için gayet çarpıcı. Sonra mahallede oradan oraya meze almak için dolanmaya başladık, o markete gi- riyoruz, kornişon turşu alıyoruz, öteki kuruyemişçiye giriyoruz çerez alıyoruz, böyle küçük mahalleler harika oluyor, Kızılay merkezde bu şekilde alışverişten zevk almazsınız. Alışverişimiz bitince eve gittik, o çokça davet edildiğim ve bir türlü gidemediğim ev… Aras’ın kapalı kapıları aralanacaktı…
Kapıdan girince halı yok, terlik alabilir miyim? Elbette. Mutfak hemen girişte, eşyaları bırakalım salona doğru geçelim, salon mutfağın hemen solunda, kediler de salonda, evet o harika siyam kedileri. Küçük bir tv, vcd, tv’nin yakınında cdler, öteki tarafta kedilerin evi, bir üçlü koltuk, bir tekli koltuk, bir ağzına kadar dolu kitaplık, bir masa, masanın üstünde bilgisayar… Koltuğa oturdum.
Aras hemen aldığımız mezeleri, malzemeleri hazırlamaya girişti; bardaklar, çatallar, mezeler, masanın üstünü sil, ekmeği götür, patates kızartsak mı, derken masa hazırlandı.
Oh hoş gelmiştim çin çin, rakıları götürüyoruz.
İçtik. Çok içtik. Dile kolay 70’lik. Aras minicik bir mideye sahip, iki lokma yedi mi doydum diyen birisi, benim midem 5 dubleyi kabul etmişse onunkisi anca 2 duble kaldırır. Dışarıdan kim baksa çıplak gözle, anlar bunu. Ama bizi dışarıdan izleyen yok ki… Şişenin dibini gördük mü gördük. Ondan sonrasında Aras’ın odasına, Aras’ın yatağına geçtiğimizi hatırlıyorum. Fena bir çarpmaydı. Of, yine çok içmiştim. Sabah başım çok ağrıyacaktı. Aman olsundu muhabbet güzeldi, gece güzeldi, sabah sedergine alırdık bişeyciğimiz kalmazdı…
Sabah karşı kusma sesleri, su sesleri, ayık mıyım değil miyim, seslerin hepsi gerçek sanırım, yok değil, hayır ya, Aras nerde o zaman, nerden geliyor bu ses, banyo evet, banyoda Aras kusuyor. Uykuyla uyanıklık arasında bunları düşünürken tekrar uykuya dalıyorum. Sızıyorum diyelim. Tekrar uyanıyorum aynı sesler devam ediyor ama gün ışımış. Burada bir terslik var. Aras duşta sanırım diyorum kendi kendime. Ama ayılamıyorum hala, nasıl bir rakıymış. Aras meğersem sabah kadar kusmuş, kusacak bir şey kalmasa da kusmaya devam etmiş, kustukça temizlemek için duşa girmiş, çıkmış, resmen o gece banyoda sabahlamış, bense sızmış uykuyla uyanıklık arasında oh ne ala memleket modunda…
Sabah çok korkunç durumdaydı, yediği her şeyi çıkartıyordu, içtiği de, anlam veremedim, mutlaka doktora gitmemiz lazımdı. Ama Aras hayatında en son 12 yaşında hastaneye gitmişti, aradan 15 yıl geçmiş!
Maalesef trans kadınlarda ve trans erkeklerde hastalanınca hastaneye gitme korkusu var… Ev arkadaşım Buse’yle 5 senedir birlikte yaşıyoruz ve Buse’yle hastaneye daha hiç gitmedik, çünkü Buse tanıştığımızdan beri hastaneye gidemedi! Çok ağır hastalıklarda, yataklara düşmelerde, ikna edemedim, kalk gidelim dedim, cık olmaz dedi. Doktor kimliğime bakacak, onu soracak bunu soracak, ayrımcılık yapacak, bakış atacak, hastalar fısırdaşacak, hastabakıcılar kimlikteki ismimi öğrenecek, kikirdeşecek… Buse ve Aras’ı genellemiyorum ama neredeyse tüm trans arkadaşlarım aynı kaygıları taşıyor. Bu kadar çok şeyi düşünmek yerine eczaneden bir şeyler alıyor hastalanınca, üstüne de çok düşmüyor hastalığın Buse.
Aras’a sordum hastaneye gitmemiz lazım ne diyorsun diye, evet gidelim diye yanıt verdi, demek ki durum çok acildi. Yanımıza belgelerimizi aldık. Hemen taksiye atladık ve acile gittik. İyi ki yakındı hastane…
Henüz isim davası açmadığı için o dönemde pasaportunu kullanıyordu Aras, pasaportunu verdim kayıt yapılsın diye, (ciddi anlamda bu ülkede insanlar için, işleri kolaylaştırmak için değil, zorlaştırmak için kurumlar ve o kurumların görevlileri var), sigortası var mı, görünmüyor, neyi var, sen neyi oluyorsun, şuraya geçin, oturun… Çocuk ayakta duramıyorken üstüne bir de bu sorulara maruz kalıyor, neyse kenara oturttum Aras’ı.
Doktorun yanına gittik, pasaportu ve fişleri verdim, bana baktı, pasaporta baktı, Aras’a baktı, oğlum neyin var dedi, ben anlattım, gece içtik de çok geldi sanırım, tamam şuraya geçin serum bağlasınlar, idrar testi, kan testi şunu bunu onu yaptırın gelin, tamam belgeleri al Barış, koş Barış önce bir sedye bulalım, kanımızı verelim, şuraya işeyeceğiz, onları şu kadına vericez, kadın testleri bize 2 saate verecek, derken her türlü koşuşturmacadan sonra Aras kolunda serumla sakin sakin yatıyordu sedyede. Alkol koması geçiriyormuş, 3 serumda anca kendine gelebildi. Yemek yemeden alkol alması şekerini düşürmüş…
Uzun zamandır hastaneye gitme gitme, gittiğinde de acil servise düş, olacak iş mi?
Transların kimlik sorunlarıyla karşılaşacaklarını, ayrımcılığa uğrayacaklarını, dedikodularının yapılacağını, dalga geçileceğini, hizmet verilmeyeceğini düşünmedikleri günler görürüz umarım.
Elbet bir gün komalık olma aşamasına gelmeden hastane kapılarını rahatça aşındırabiliriz biz de…
(Bu yazım Lubunya Dergisi 9.Sayı'da yayınlanmıştır.)

18B


Uçaklara binmek, çocukken uzak bir ihtimaldi. Hayallerimi süslerdi. Gökyüzünde bulutların üstünde olmak... 28 yaşıma geldiğimde sinema sektörüne girince İstanbul'dan Gaziantep'e uçakla gideceğimizi muştuladı sanat yönetmenimiz. Bulutların üstüne çıkacaktım sonunda. 28 yıl bekledikten sonra. İlk uçak deyimimde biraz ürktüm. "kalkışta ve inişte biraz sorun oluyor, diğer kısmı çok eğlenceli" diye anlattım ben de herkes gibi. Sonra normalleşti bu zevk anlatmayı bıraktım o yüzden başkalarına. 15- 20 kere “iç hatlar”da, yani kısa mesafede, -en uzunu bir saat yirmi dakikaydı sanırım- 6 kere de Avrupa’ya, -onda da en uzunu üç buçuk saatti hatırlıyorum-, uçak kullanıp bulutların üstünde uçmuşluğum vardı. Sonra bir gün uçamadım. O kadar uçak kullandıktan sonra uzun mesafelere nasıl alışacaktım? Ankara’dan otobüsle Diyarbakır’a 15 saat süren bir yolculuk yaptım. E tabi yanımda sevgilim de vardı. İyi ki de vardı. Yoksa nasıl uçaktan sonraki o ilk uzun yolculuk katlanılabilirdi ki?…
Panik atak yeni yeni yerleşti beynime. 34 yaşında panik atak... Barselona’dan dönerken İstanbul’a pisti görmüştük ki uçak fiyuuv tekrar havalandı ama ne havalanma, canım çıkıyordu sanki, midem ağzımdan çıkıverecek gibiydi. Nefes aldıktan sonra bir anons, önde oturan arkadaş diyor ki pistte köpek (dog) varmış, ayol ne köpeği sis (fog) varmış dedim gülüştük, bir uçakta son gülüşümmüş o…
Ondan sonraki dört uçuşta her şey gayet normaldi, gülmedim, nefes alıp vermede güçlük çekiyordum sadece ama beşinci uçuşu nasıl tamamladım gayet iyi hatırlıyorum, sevgilim de iyi hatırlıyordur. İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na inişim sanırım dünyaya yeniden gelişim gibiydi. Ben orada yeniden doğdum.
Panik atak krizi nedir ilk kez gökyüzünde anladım. O kaçabilecek hiçbir noktası olmayan uçakta.
Ondan sonrasında ilk işim İzmir'den Ankara’ya geri dönüş uçağını iptal ettirip yerine otobüs almaktı. Otobüs yolculuklarını da hiç sevmem. Tren tercihimdir. Sanırım Ankara – Nazilli arasının otobüsle 8 saat sürmesi ile ilgili bir durum. Çok sıkıcıdır o yolculuklar, Nazilli’ye gidişi de Ankara’ya dönüşü de. Ama tren öyle mi... Tren yolları otobanların etrafında göremeyeceğin güzellikte kasabaların tam da içinden geçer, kasabanın kalbine iner.
En çok sevdiğim otobüs yolculuğu da Mardin’e gidişti. Otobüs Mardin’e vardığında Nusaybin’e devam edeceğimiz için şanslıydık. Bir manzara bekliyordu bizi çünkü, en eşsiz manzaralardan biri. Mezopotamya'ya Mardin’den bakmak... O manzara 16 saatlik yolculuğu unutturmaya yeter. Kelimeler kifayetsiz... Bir ay Nusaybin’i solumak. Sınırın karşısındaki Suriye köylerine bakmak. Sınırları aşmak istemek. Diğer ülkenin insanlarına dokunmayı istemek. Yezidi köylerine gitmek. Türkiye sınırları içinde ilk kez camisi olmayan, cami yerine kilisesi olan bir köy görmek. Sonrasında Midyat’a geçmek. Süryani'lerle kaynaşmak. Hepsi eşsiz... Bir ay da Midyat’ta yaşadım. Dinlendim, ruhumu dinlendirdim.
Yeni yerler görmek rahatlatır beni. Bünyeme iyi gelir. Bünyemi yeniler. Aydınlatır. Heyecan duymamı sağlar, heyecan vazgeçilmezdir benim için. Heyecanlı hallerimi seviyorum. Yeni yerler görmeyi seviyorum kısaca.
Amsterdam mesela benim için harika bir aydınlanmaydı. Sekizyüzbin nüfuslu kentte birmilyon kayıtlı bisiklet olması yeterince harika... Van Gogh'un tablolarına dokunacak kadar yaklaşabilmek... Kanallarda yüzen kayıklar...
Stockholm keza öyle oldu. Deniz kenarında sonsuza dek yürüyebileceğini hissetmek. Sokak müzisyenleri...
Barselona ise bambaşkaydı. İlk kez Türkiye dışında bir LGBT onur yürüyüşüne katılmıştım. Harikaydı. Yürüyüşün atmosferi, Sagrada Famlia, Park Guel, Gaudi'nin hayal dünyası... Ayrılmak istememiştim Barselona’dan, yaşanabilecek bir şehir diye düşünmüştüm ama ayrılma zamanı gelmişti. Havaalanına gidişte bir hüzün...  
Uçağa bindik. Elimdeki bilete baktım, koltuk numaram 18B’ydi. Nerden bilecektim o koltukta bilinçaltıma panik atak işleyecekti… 
Uçağa binmeyi beceremiyorsam da artık vazgeçmiyorum yolculuklardan. Çileye dönüşse de sonunda güzellikler beni bekliyor...
Berlin'e gidiş planımızdan uçak biletleri çok pahalı olduğu için vazgeçmişiz gibi görünse de devam eden panik atağımın daha büyük payı var benim için. Olsun bir gün Berlin’e de gideriz. Yine de yeni yolculuklar planlayabiliyoruz. Trenle Selanik’e gitmek mesela, sonrasında da Atina’ya geçmek gayet iyi bir plan gibi geliyor bana şu an.
Trenler güzeldir...
(bu yazı fanzinmart'ın ikinci sayısında yayınlanmıştır)