Uçaklara
binmek, çocukken uzak bir ihtimaldi. Hayallerimi süslerdi. Gökyüzünde
bulutların üstünde olmak... 28 yaşıma geldiğimde sinema sektörüne girince İstanbul'dan Gaziantep'e uçakla gideceğimizi muştuladı sanat yönetmenimiz.
Bulutların üstüne çıkacaktım sonunda. 28 yıl bekledikten sonra. İlk uçak
deyimimde biraz ürktüm. "kalkışta ve inişte biraz sorun oluyor, diğer
kısmı çok eğlenceli" diye anlattım ben de herkes gibi. Sonra normalleşti
bu zevk anlatmayı bıraktım o yüzden başkalarına. 15- 20 kere “iç hatlar”da,
yani kısa mesafede, -en uzunu bir saat yirmi dakikaydı sanırım- 6 kere de Avrupa’ya,
-onda da en uzunu üç buçuk saatti hatırlıyorum-, uçak kullanıp bulutların
üstünde uçmuşluğum vardı. Sonra bir gün uçamadım. O kadar uçak kullandıktan
sonra uzun mesafelere nasıl alışacaktım? Ankara’dan otobüsle Diyarbakır’a 15
saat süren bir yolculuk yaptım. E tabi yanımda sevgilim de vardı. İyi ki de
vardı. Yoksa nasıl uçaktan sonraki o ilk uzun yolculuk katlanılabilirdi ki?…
Panik atak
yeni yeni yerleşti beynime. 34 yaşında panik atak... Barselona’dan dönerken İstanbul’a
pisti görmüştük ki uçak fiyuuv tekrar havalandı ama ne havalanma, canım
çıkıyordu sanki, midem ağzımdan çıkıverecek gibiydi. Nefes aldıktan sonra bir
anons, önde oturan arkadaş diyor ki pistte köpek (dog) varmış, ayol ne köpeği
sis (fog) varmış dedim gülüştük, bir uçakta son gülüşümmüş o…
Ondan
sonraki dört uçuşta her şey gayet normaldi, gülmedim, nefes alıp vermede güçlük
çekiyordum sadece ama beşinci uçuşu nasıl tamamladım gayet iyi hatırlıyorum,
sevgilim de iyi hatırlıyordur. İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na inişim
sanırım dünyaya yeniden gelişim gibiydi. Ben orada yeniden doğdum.
Panik atak
krizi nedir ilk kez gökyüzünde anladım. O kaçabilecek hiçbir noktası olmayan
uçakta.
Ondan
sonrasında ilk işim İzmir'den Ankara’ya geri dönüş uçağını iptal ettirip yerine
otobüs almaktı. Otobüs yolculuklarını da hiç sevmem. Tren tercihimdir. Sanırım
Ankara – Nazilli arasının otobüsle 8 saat sürmesi ile ilgili bir durum. Çok
sıkıcıdır o yolculuklar, Nazilli’ye gidişi de Ankara’ya dönüşü de. Ama tren
öyle mi... Tren yolları otobanların etrafında göremeyeceğin güzellikte
kasabaların tam da içinden geçer, kasabanın kalbine iner.
En çok
sevdiğim otobüs yolculuğu da Mardin’e gidişti. Otobüs Mardin’e vardığında Nusaybin’e
devam edeceğimiz için şanslıydık. Bir manzara bekliyordu bizi çünkü, en eşsiz
manzaralardan biri. Mezopotamya'ya Mardin’den bakmak... O manzara 16 saatlik
yolculuğu unutturmaya yeter. Kelimeler kifayetsiz... Bir ay Nusaybin’i solumak.
Sınırın karşısındaki Suriye köylerine bakmak. Sınırları aşmak istemek. Diğer
ülkenin insanlarına dokunmayı istemek. Yezidi köylerine gitmek. Türkiye
sınırları içinde ilk kez camisi olmayan, cami yerine kilisesi olan bir köy
görmek. Sonrasında Midyat’a geçmek. Süryani'lerle kaynaşmak. Hepsi eşsiz... Bir
ay da Midyat’ta yaşadım. Dinlendim, ruhumu dinlendirdim.
Yeni yerler
görmek rahatlatır beni. Bünyeme iyi gelir. Bünyemi yeniler. Aydınlatır. Heyecan
duymamı sağlar, heyecan vazgeçilmezdir benim için. Heyecanlı hallerimi seviyorum.
Yeni yerler görmeyi seviyorum kısaca.
Amsterdam
mesela benim için harika bir aydınlanmaydı. Sekizyüzbin nüfuslu kentte
birmilyon kayıtlı bisiklet olması yeterince harika... Van Gogh'un tablolarına
dokunacak kadar yaklaşabilmek... Kanallarda yüzen kayıklar...
Stockholm
keza öyle oldu. Deniz kenarında sonsuza dek yürüyebileceğini hissetmek. Sokak
müzisyenleri...
Barselona
ise bambaşkaydı. İlk kez Türkiye dışında bir LGBT onur yürüyüşüne katılmıştım.
Harikaydı. Yürüyüşün atmosferi, Sagrada Famlia, Park Guel, Gaudi'nin hayal
dünyası... Ayrılmak istememiştim Barselona’dan, yaşanabilecek bir şehir diye
düşünmüştüm ama ayrılma zamanı gelmişti. Havaalanına gidişte bir hüzün...
Uçağa
bindik. Elimdeki bilete baktım, koltuk numaram 18B’ydi. Nerden bilecektim o
koltukta bilinçaltıma panik atak işleyecekti…
Uçağa
binmeyi beceremiyorsam da artık vazgeçmiyorum yolculuklardan. Çileye dönüşse de
sonunda güzellikler beni bekliyor...
Berlin'e
gidiş planımızdan uçak biletleri çok pahalı olduğu için vazgeçmişiz gibi görünse
de devam eden panik atağımın daha büyük payı var benim için. Olsun bir gün Berlin’e
de gideriz. Yine de yeni yolculuklar planlayabiliyoruz. Trenle Selanik’e gitmek
mesela, sonrasında da Atina’ya geçmek gayet iyi bir plan gibi geliyor bana şu
an.
Trenler
güzeldir...
(bu yazı fanzinmart'ın ikinci sayısında yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder