24 Nisan 2012 Salı

18B


Uçaklara binmek, çocukken uzak bir ihtimaldi. Hayallerimi süslerdi. Gökyüzünde bulutların üstünde olmak... 28 yaşıma geldiğimde sinema sektörüne girince İstanbul'dan Gaziantep'e uçakla gideceğimizi muştuladı sanat yönetmenimiz. Bulutların üstüne çıkacaktım sonunda. 28 yıl bekledikten sonra. İlk uçak deyimimde biraz ürktüm. "kalkışta ve inişte biraz sorun oluyor, diğer kısmı çok eğlenceli" diye anlattım ben de herkes gibi. Sonra normalleşti bu zevk anlatmayı bıraktım o yüzden başkalarına. 15- 20 kere “iç hatlar”da, yani kısa mesafede, -en uzunu bir saat yirmi dakikaydı sanırım- 6 kere de Avrupa’ya, -onda da en uzunu üç buçuk saatti hatırlıyorum-, uçak kullanıp bulutların üstünde uçmuşluğum vardı. Sonra bir gün uçamadım. O kadar uçak kullandıktan sonra uzun mesafelere nasıl alışacaktım? Ankara’dan otobüsle Diyarbakır’a 15 saat süren bir yolculuk yaptım. E tabi yanımda sevgilim de vardı. İyi ki de vardı. Yoksa nasıl uçaktan sonraki o ilk uzun yolculuk katlanılabilirdi ki?…
Panik atak yeni yeni yerleşti beynime. 34 yaşında panik atak... Barselona’dan dönerken İstanbul’a pisti görmüştük ki uçak fiyuuv tekrar havalandı ama ne havalanma, canım çıkıyordu sanki, midem ağzımdan çıkıverecek gibiydi. Nefes aldıktan sonra bir anons, önde oturan arkadaş diyor ki pistte köpek (dog) varmış, ayol ne köpeği sis (fog) varmış dedim gülüştük, bir uçakta son gülüşümmüş o…
Ondan sonraki dört uçuşta her şey gayet normaldi, gülmedim, nefes alıp vermede güçlük çekiyordum sadece ama beşinci uçuşu nasıl tamamladım gayet iyi hatırlıyorum, sevgilim de iyi hatırlıyordur. İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na inişim sanırım dünyaya yeniden gelişim gibiydi. Ben orada yeniden doğdum.
Panik atak krizi nedir ilk kez gökyüzünde anladım. O kaçabilecek hiçbir noktası olmayan uçakta.
Ondan sonrasında ilk işim İzmir'den Ankara’ya geri dönüş uçağını iptal ettirip yerine otobüs almaktı. Otobüs yolculuklarını da hiç sevmem. Tren tercihimdir. Sanırım Ankara – Nazilli arasının otobüsle 8 saat sürmesi ile ilgili bir durum. Çok sıkıcıdır o yolculuklar, Nazilli’ye gidişi de Ankara’ya dönüşü de. Ama tren öyle mi... Tren yolları otobanların etrafında göremeyeceğin güzellikte kasabaların tam da içinden geçer, kasabanın kalbine iner.
En çok sevdiğim otobüs yolculuğu da Mardin’e gidişti. Otobüs Mardin’e vardığında Nusaybin’e devam edeceğimiz için şanslıydık. Bir manzara bekliyordu bizi çünkü, en eşsiz manzaralardan biri. Mezopotamya'ya Mardin’den bakmak... O manzara 16 saatlik yolculuğu unutturmaya yeter. Kelimeler kifayetsiz... Bir ay Nusaybin’i solumak. Sınırın karşısındaki Suriye köylerine bakmak. Sınırları aşmak istemek. Diğer ülkenin insanlarına dokunmayı istemek. Yezidi köylerine gitmek. Türkiye sınırları içinde ilk kez camisi olmayan, cami yerine kilisesi olan bir köy görmek. Sonrasında Midyat’a geçmek. Süryani'lerle kaynaşmak. Hepsi eşsiz... Bir ay da Midyat’ta yaşadım. Dinlendim, ruhumu dinlendirdim.
Yeni yerler görmek rahatlatır beni. Bünyeme iyi gelir. Bünyemi yeniler. Aydınlatır. Heyecan duymamı sağlar, heyecan vazgeçilmezdir benim için. Heyecanlı hallerimi seviyorum. Yeni yerler görmeyi seviyorum kısaca.
Amsterdam mesela benim için harika bir aydınlanmaydı. Sekizyüzbin nüfuslu kentte birmilyon kayıtlı bisiklet olması yeterince harika... Van Gogh'un tablolarına dokunacak kadar yaklaşabilmek... Kanallarda yüzen kayıklar...
Stockholm keza öyle oldu. Deniz kenarında sonsuza dek yürüyebileceğini hissetmek. Sokak müzisyenleri...
Barselona ise bambaşkaydı. İlk kez Türkiye dışında bir LGBT onur yürüyüşüne katılmıştım. Harikaydı. Yürüyüşün atmosferi, Sagrada Famlia, Park Guel, Gaudi'nin hayal dünyası... Ayrılmak istememiştim Barselona’dan, yaşanabilecek bir şehir diye düşünmüştüm ama ayrılma zamanı gelmişti. Havaalanına gidişte bir hüzün...  
Uçağa bindik. Elimdeki bilete baktım, koltuk numaram 18B’ydi. Nerden bilecektim o koltukta bilinçaltıma panik atak işleyecekti… 
Uçağa binmeyi beceremiyorsam da artık vazgeçmiyorum yolculuklardan. Çileye dönüşse de sonunda güzellikler beni bekliyor...
Berlin'e gidiş planımızdan uçak biletleri çok pahalı olduğu için vazgeçmişiz gibi görünse de devam eden panik atağımın daha büyük payı var benim için. Olsun bir gün Berlin’e de gideriz. Yine de yeni yolculuklar planlayabiliyoruz. Trenle Selanik’e gitmek mesela, sonrasında da Atina’ya geçmek gayet iyi bir plan gibi geliyor bana şu an.
Trenler güzeldir...
(bu yazı fanzinmart'ın ikinci sayısında yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder