27 Temmuz 2011 Çarşamba

Anne Olmak Bir Dayatma mıdır?


10 Mayıs’ta 14. Uluslararası Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin konuklarıydık. ‘Başkaldıranlar’ filmi (http://www.promofest.org/films/guerrilleras) sonrası Pembe Hayat’tan Aras Güngör ve Buse Kılıçkaya ile birlikte kuir, cinsiyetsizlik, kimlikler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Ama söyleşide en tartışmalı konu bir anda “annelik” kavramı oluverdi.
 
Film trans kimliklerin cinsiyetleri nasıl alaşağı ettiği noktasında soru bombardımanından oluşuyordu. Cinsiyet penis/vajina, sakal, göğüs, adem elması… üzerinden mi okunmalı yoksa kişinin beyanı mı esastır? Yani kendini erkek/kadın olarak tanımlamasını ya da tanımlamamasını mı ciddiye alacağız, yoksa haddimizi aşarak doğum anındaki cinsel organlarını mı esas alacağız? Daha birçok soru 54 dakikalık filme sıkıştırılmıştı diyebilirim. Ama biz buradan hiç tahmin etmediğimiz bir konuya kaydık: Annelik.
 
Kuir kavramını dillendirdiğim her tartışmada konu yukarıda belirttiğim gibi sadece cinsiyette takılıp kalıyordu ve bu açıdan anne olmak/olmamak, aslına bakarsanız benim için de gayet sorgulayıcı/sorgulatıcı bir tartışmaydı.
 
Kapitalist sistemin yeni askerler, robotlar, işçiler istemesi üzerinden aileyi sorgularken, “anne olmak öğretilmiş midir?” sorusu düşüverdi ağzımdan salona.
 
Aile kavramı biliyorsunuz çok fazla tartışılmayan konulardandır, çünkü sorgulanmaması emredilmiştir. Evet emredilmiştir, tıpkı din gibi.
 
O çok sevgili vikipedi bile ne diyor “Aile” diye aratınca buyurun okuyalım: “Aile, toplumun en küçük birimi olarak kabul edilir. Aile denince genellikle bir evde oturan anne ve baba ile varsa onların evlenmemiş çocukları anlaşılır. Bu tip aileye ‘çekirdek aile’ denir.” LGBT aileler neresinde bunun, başka bir yazı konusu, şimdilik geçelim.
 
Bu tanımlamanın alt okumasını yapayım kendimce. Kadın ve erkek evlenir ve ürerler, çocukları olur, sisteme yeni işçiler verirler, toplum büyür, bu işçiler de evlenir ürerler, yeni işçiler gelir, bunlar da evlenir… bu böyle devam eder gider, binlerce yıldır olduğu gibi. ‘Evlenmemiş çocuklar’ın da altını bu noktada çizdiğini fark edebilirsiniz tanımlamada.
 
Doğurmak doğal bir dürtü müdür, yoksa tıpkı bu tanımlamadaki gibi “toplumu devam ettirmemiz gerekiyor” öğretisi midir? Her kadının hayali gelinlik giymek midir, yoksa bu da mı sistemin bir kandırmacasıdır? Her kadın anne olmak ister mi, yoksa anne olması öğretilmiş midir? Hatta daha da ileri gideyim dayatılmış mıdır?
 
Annelikle ilgili birkaç klişe cümleye bakalım:
 
Ana gibi yar, vatan gibi diyar olmaz.
Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.
Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz
Cennet annelerin ayakları altındadır.
Ana evlâdını atmış, yar başında tutmuş.
 
İşte filmi unuttuğumuz ve salondan çıkarken en çok soru işareti oluşturan kavram annelik kavramıydı. "Kutsanmış annelik…"
 
Salonda, evli bir kadın olduğunu ve çocuk istemediğini beyan eden de vardı. “Her kadın anne olmak ister” diyen de. “Hayır doğurmak öğreti değildir” diyen de.
 
Aslına bakarsanız ben doğurmanın öğreti olduğunu, kimsenin doğurmaması gerektiğini belirtmedim, belirtmem de. Haddimi aşmak olur bu. Tıpkı bir kişinin dış görünüşüne bakarak onu kadın, erkek, eşcinsel erkek, eşcinsel kadın, trans kadın, trans erkek, interseksüel, biseksüel, hetero diye tanımlamadığım gibi. Sadece merak ettiğim anne olmak gerekli midir? Öğreti midir? İçgüdü müdür? Dayatılmış mıdır?
 
Anne olmak kadına mı aittir, vajina anne olmanın bir parçası mıdır?
 
İkinci dalga feministlere kulak verelim o zaman: “Vajinanın üremek dışında tüm faaliyetleri desteklenmelidir. Çünkü üreme vajinayı kamusallaştırır. Artık o size değil topluma aittir dolayısıyla. Üreme cinselliği terk etmenin en masum şeklidir.”
 
Bu kadar soru havada uçuşurken Aras noktayı koydu: “Peki, erkek çocuk ‘vermedi’ diye öldürülen, kısır olduğu için kendini suçlu hissetmesi dayatılan ve üzerine kuma getirilen kadınlara ne olacak?” ve söyleşiden çıktıktan sonra ekledi; “Bir başkası için neyin iyi olduğunu söyleyemezsin belki ama çocuğuna sadece sana göre iyi olan şeyleri öğretirsin. Mesela namaz kılmayı öğretirsin, oysa bu tam da sistemin yaptığı gibi bir dikte etme, dayatma şeklidir.”
12 Mayıs 2011

Kırık Bir Aşk Öyküsü mü?


Üzerime etiket gibi yapışan “eşcinsel kimliğim” için devrim niteliğinde gelişmeler yaşamayı huy edindim biliyorum. Ne yapayım, seviyorum öncelikle kendimi şaşırtmayı. Şimdi bahsedeceğim hikaye de -hala az/çok kurgusalmış gibi zannetseniz de- benim devrimlerimden biri niteliğinde.
 
Öncelikle şunu beirteyim ki temeli böyle atalım; insan insanı sever şiarını duygusal hayatımda gayet de uyguluyorum. Çıkış noktası bu olunca “öncelikle” kendimi ikna etmem kolaylaşıyor. Ama sıra başkalarına gelince soru işaretleri heryeri kaplıyor.
 
Kendimi zamanında eşcinsel olarak adlandırmam ile başlayan içsel devrimlerim bu yıl “bambaşka” bir boyuta evrildi. Bir trans erkekle aramda geçenleri ben aşk olarak yazdım gönül defterime ilk kez. Çok şaşırtıcıymış gibi bahsetmemin nedenini biraz sonra okuyacaklarınız açıklayacaktır diye düşünüyorum. (İçimde keşfetmediğim daha neler var acaba? Neyse o başka konu) Kelimelere dökmek de kolay değil benim için bu hikayeyi aslına bakarsanız. Kelimelere dökülmesi gerekiyor mu onu bile ciddi ciddi düşünüyorum gayet de.  
 
Yıllarca “eşcinsel sosyalleşmesi” içinde kurgulayınca hayatınızı “değişik” şeyler yaşamayı kendinize çok görüyorsunuz, çünkü toplumsal baskı burada “lgbt toplum”un baskısı olarak karşınıza çıkıveriyor.
 
Öncelikle o çok sorgulamış, düşünmüş, herşeyi ters yüz etmiş, kafa patlatmış, aşmış lgbt çevreniz size tepki gösteriyor. Kalıyorsunuz bir başınıza aniden, yalnızlaşıyorsunuz. Toplum baskısı bunun yanında hak getire.
 
İki tarafın da beyninde atom bombaları patlatıveriyorlar. “Sen bir eşcinsel miymişsin nasıl yani” diyenleri mi ararsın “sen trans erkektin hani, yıllarca bizi mi kandırdın” diyenleri mi, “Sevişirken kim aktif oluyor” diyenleri mi, “sen de cinselliğin bokunu çıkarttın” diyenleri mi, “Hayır bu olamaz, sen heteroseksüelsin ama” diyenleri mi, “Yok ikiniz de aynı dönemde sevgililerinizden ayrıldınız ve boşlukta hissettiniz kendinizi ondandır” diyenleri mi?
 
“Bilindik toplum”un yıllarca bizleri ötekileştirmek için kurguladığı cümleleri yine bizlerin ağzından duymak nasıl acı veriyor tahmin edemezsiniz. “Toplumun duvarlarına çarpıp çarpıp kırılmaya alışmıştım tamam da bu da nesi” diyorsunuz kendi kendinize. Öyle bir baskı var ki üzerimizde, biz bu durumu çok fazla dillendirmiyoruz artık, çözümün bu olmadığını bildiğimiz halde… Bir süre uzaklaşmamız da birbirimizden “yanlış bir şey mi yapıyoruz biz, acaba bu tantana niye” gibi düşüncelere kapılmamızdandır, böyle biline!
 
Evet ben uzun zamandan beri kendimi “eşcinsel” kelimesi altında adlandırmadığımı kendime ve çevreme açıklıyorum ve “erkek” olarak adlandırmadığımı da ekliyorum bu cümlenin sonuna, cinsiyetimi sınırlamak istemiyorum diyorum, erkek ve kadın olmak/olmamak üzerine bu kadar kafa patlatırken hala ve hala “yok sen erkek eşcinselsin” diye beni adlandıranlara şaşırıyorum. Demiştim ya başta insan insanı sever diye; biz iki insanız ve biyolojik ve cinsel kimliklerimizi dillendirmemeyi “tercih” ediyoruz. Nokta.
 
Lgbt topluluk kendi içinde hala bir çok noktaya kapalı, tartıştığını zannedip tartışmıyor, kendini mağdur durumuna getiren “toplum”un söylemleriyle karşımıza çıkıveriyor ve gayet de kendinden emin küstahçasına! Bütün bunlar değişmeli, değişecek elbette.
 
Şimdi köşemize çekilip bilindik şarkılar dinlesek de kayıp değiliz. Birlikteyiz. İyi bakacağını biliyorum kalbime; kırmadan, yıpratmadan kendisininmiş gibi sevecek. Bu kadar net.
 
Kırık, yitik bir aşk öyküsü mü bu? Yok değil, o kendini biliyor, ben kendimi biliyorum. Başkasının bizi nasıl bildiğine kulak tıkamaya karar verdik sonunda. Bu aşkın her damlasını büyütüp çoğaltıyoruz içimizde artık. Ne yokluktan ne yoksulluktan, tam tersine çok ve çoğul olduğumuz için seviyoruz birbirimizi. İnanıyoruz aşkımıza. İnanıyoruz “öteki”lerin de aşık olabileceğine.
23 Mart 2011

Hoşçakalma

Kuru bir dalın çıt diye kolayca kırıldığını bilirim senin de bildiğin gibi. Öyle bir ses çıkmadı  benden kupkuru kaldığım şu ana kadar. O ses içimde büyüdü çünkü. Çığlığa dönüşse belki böyle olmayacaktı. Sevgimin içinden geçemedin sen.

Hani derler ya "nasıl büyüttüm o sevgiyi, içinden geçilesiydi" diye işte öyleydi. İşte kocamandı, belki ben de utanıyorum şimdi bunu söylemeye ama küçülttükçe küçültüyorum, doğrusu buymuş diyerek, çuvalıma yaşanmışlıkları katarak uzaklaşıyorum hem senden hem de bir daha karşıma çıkacaklardan. Öyle mi olmalı?

Çıkmasın istiyorum bu kalp çarpıntılarını bir daha yaşamamak için bir taraftan, çıksın istiyorum bu kalp çarpıntılarını bir daha yaşamak için. Şarabın gazabından korkmuyorum ne kadar fena kırmızı olsa da, ben içime kapanacak adam değildim. Sen beni içime kapatacak adam değilsin. Direnç göstermeyi öğrendim ben diğerleri korkuyu öğrenirken, iğrenmeyi öğrenirken, güven kelimesini sözlüklerinden çıkarmayı öğrenirken!

Zaman ilaç değil elbette, o deyim safsatadan ibaret. Aşk, zaman, unutmak kelimeleri aynı cümleye yakışmıyor şu an benim için.

Sadece sana erkek olmam nedeniyle öğretilen tüm küfürleri sıralamak istiyorum ve sokak ortasında tekmelemek istiyorum o minik bedenini. Ama sen bunu da anlamazsın çünkü sen bulunmaz hint kumaşı değilsin kendi deyiminle. Ben de tekmeleyecek başka birini bulurum sanma, öpüp koklayacak, sarılıp soğuk yatakta ısıtıcak başka birini bulurum. Ama şimdi değil. Biraz dinlenmeliyim. Deliksiz uykuya dalıp uyanmalıyım. Kendime geleceğim elbet. Çıt sesi çıkartacağım.

Haziran 2008

bittibuda

kuru kalabalıkları nasıl sevmezsem boş konuşmaları da sevmem bilirsin çocuk. ya da bilebileceğini tahmin ediyorum hala. koskoca on üç ay benim tenimi bırak bir kenara, nefesime dokunabildin ya o yüzden tahmin edebilirsin diyorum. hala bir umut ışığı var demek ki şu seni görünce heyecandan pır pır eden yüreğimde. olmalı da. yoksa nasıl katlanırım bu hayata?

koskoca on üç ay diyorum ki bu da yaklaşık 400 güne tekabül eder. benim için 2000 günden sonra en uzun zamanı "sevgili" anlamında seninle geçirebilmişim demek bu elbette öncelikle. 400 günün her birinde naçizane temiz yüzünü göremesem de hissettirdin bana hep yanımda olduğunu. güne günaydın ile başlayan ben bu 400 gün boyunca gerçekten içten bir iyi geceler öpücüğü ile koydum başımı yastığa. 400 günün sadece 4 gecesi birlikte uyuyabilmemiz de ironik ama zaten şu an bile olağanüstü geliyor bana bunlar bile.

elele tutuşamadık kalabalıklarda, başını omzuma yaslayamadım parklarda, birbirimizi uğurlarken başka şehirlere ya da en basitinden evlerimize veda busesi kondurmadık yanağımıza, "eşcinseliz buradayız alışın" diyemedik birlikte eylemlerde, sinemada kaçamak kaçamak okşadık ayalarımızı, olsun du, bütün bunları zaten geçmişti bu yürek. yarattığımız gettolarda son neyse onu yaşıyorduk gizli gizli. keşfediyorduk tüm alanlarımızı, kokularımızı, bedenlerimizi, geleceğimizi. ya da ben öyle sanmışım.
en kötüsü de bu değil mi, sanmak?

hani sana "çok sorun oluyor biraz uzaklaşmalıyız" demiştim de evin önünden ayrılmamıştın günlerce beni görebilmek için, belki eve giderken azıcık görürüm diye parkın orada dolanmıştın gün içinde. hani komşular beni aramıştı, "aşkından sürünüyor azıcık göz kulak ol diye" ben de senin için gizli gizli herkese rağmen buluşmuştum seninle, "aşığım boş veriyorum" diye kendime anlatıyordum bunları.
sonrasında her şeyi göze alıp devam etmemiz bu büyük aşkımıza sürekli öğütler ve öğütler ardından ve azalma, ve sönme, ve heyecandan uzaklaşma

çok sevme, çok seven çok acı çeker, çok sevdiğini zanneden daha çok.

sayıklamalar, sayıklamalar

i̇şte şimdi diyorsun ya bana, "duygularımdan emin değilim" diye, o zaman da emin değildin biliyorsun, çok sevmek diye bir kavramın olmadığını öğrenmek için biraz zaman geçmesi gerekiyormuş o da on üç aymış. güzeldi, daha çok güzel olabilirdi, ama bunu öğrenmek için senin zamanın yoktu!

şimdi diyorum ki sana: bittibuda!

yani bu da bitti

!

başkamevsimlerdeolacağımbenbiliyorsun.

Diyarbakırlıymış Adı Bahtiyar


Aylardan Mart'tı. Ankara’da Mart kapıdan baktırsa da, Nazilli’de balkonda keyif yapabilirsiniz. Ege’nin yazları en sıcak olan ilçesinde yaşamanın böyle artı tarafları bol. Nazilli’den üniversite için ayrıldığımda henüz 17 yaşımdaydım -sene 1995- eşcinselliğimin adını koyduğum dönemde arkama bakmadan kaçmıştım o kentten. Ailemi görmek içinse yılda iki ziyaret bana fazla bile geliyordu. Sonrasında bu sayı 2 güne kadar düştü. 365 günün 2 günü beni nasıl olup da yoruyordu diye sormayın, çocukluğuma ait çok az şey kaldığı için bunalıyordum. 
 
Her zaman kendi kafasına göre takılan, aileden izin almadan dışarı çıkabilen, “Baba/Anne ben İzmir’e gidiyorum” dediğimde, “Tamam paran varsa git” diyen ebeveynlere sahiptim. “Kimlinle gidiyorsun, ne yapacaksın” gibi sorular sorulmazdı. Tek sıkıntım üç erkek çocuğun ortancası olmaktı, büyük olana ilk olduğu için ayrı bir özen gösterilir, küçük olana da sonuncu olduğu için çocuk muamelesi yapılıp apayrı bir özen gösterilirdi. Küçük kardeşim hala ailemle yaşar, hala yeri apayrıdır örneğin. 
 
19 yaşımda, ilk üniversitemi terk edip Nazilli’den birçok arkadaşımın okumaya gittiği Ankara’ya yerleşmeye kararlıydım, birlikte ev tutacak çocukluğumuzdaki hayallerimizi gerçekleştirebilecektik. Sınava tekrar girip tercih formunun en başına Hacettepe’yi yazışım bundandır. 
 
1998’de Ankara hayalim gerçekleşti. Evimiz oldu, Hacettepe’deydim, eşcinselliğimi rahatça konuşabildiğim koskocaman bir çevreye ‘çocukluğumdan kalan en güzel varlık’ (Uğur) sayesinde rahatça uyum sağlamıştım. Uğur 1989’da tabiri caizse aynı sınıfa düşmemiz(!) sayesinde tanıdığım eşcinsel ilk arkadaşımdı, ikimizin yakınlaşması, öğretmenin; “İleride ne olacaksınız?” sorusuna aynı yanıtı vermemizle olmuştur: “Astronot” Sanırım ne kadar tuhaf* olduğumuz o dönemden belliymiş. 11 yaşımda benim gibi astronot olmak isteyen birini bulabilmek sanırım şanslı olduğumun göstergesi. 21. yılımıza da girdik işte, ikimiz de kendi alanımızda astronotlar olduk ve birçok gezegen ve güneş sistemi keşfettik yıllar boyunca.
Aileme açılmamdaki en büyük engel Uğur olmuştu, her zaman rahat ve eşcinselliğiyle barışık olmama rağmen Uğur’un komşu çocuğu olması ve ailelerimizin sürekli görüşmesi, benim aileme açılmam, istemese de Uğur’un da ailesine açılmasına kadar gidebilecekti ve O bunu istemiyordu. 2001 yılında birbirini 10 yıldır tanıyan iki kişiydik ve benim attığım bir adımla sevgili olduk. Durum giderek karmaşıklaşıyor muydu? Hayır, yalnızca ayrı olan yataklarımız birleşmişti. Ya ailelerimiz bizi ziyaret etmeye kalkarlarsa? Bir şekilde çözüm bulunurdu. Bana kalsa “Anne biz Uğurla sevgiliyiz” diyebilecek durumdaydım ama işte… 
 
Yıllar geldi geçti 2007’de ayrıldık. Ama açılma ile ilgili Uğur’un düşünceleri hiç bir şekilde değişmemişti hatta anne ve babasına asla açılmaması gerektiğini düşünmeye başlamıştı, artık iş işten geçti diyordu. Bense kendi kendimi yiyip bitiriyordum. 
 
Bu süreçte aşk’ı yeniden tatma fırsatım olmuştu ve inandığım bir ilişkim vardı. Hatta bu yeni aşkımı ailemle tanıştırmayı bile kurgulamış ve kendisine bunu sormuştum. O da benimle Nazilli’ye gelebileceğini belirtmiş, konu öylece kalmış, kapanmıştı.
 
Ailemi ziyaret edişlerimin arasını çok açmış olduğumu fark ederek 2008’in Mart’ında 8 saatlik yolu çekmiş Nazilli’ye gitmiştim. O yol bana inanılmaz yorucu gelir hala. 
 
Güzel bir ilişkim olduğu için artık açılmanın zamanı geldi de geçiyor diye düşünüyordum gitmeden önceki hafta ve yolculuk boyunca. Artık her şeyi anlatmalı, annemle babamla sevgilimi paylaşarak eşcinselliğimi açıklamalıydım. Eşcinselliğimi bu kadar sene sırtımda ağır bir yük olarak taşımamış mıydım benim dışımdaki koşullar nedeniyle yeterince? Taşımıştım ve artık derin bir oh demenin zamanı gelmişti. 
 
Zaten her şeyi biliyorlar ama konuşmuyorlar, sormuyorlar gibi geliyordu hep. 1996’da dergisinden haberdar olduğum, 1998’de yüzyüze tanışabildiğim Kaos GL ailesinin bir bireyiydim yıllardır. O kadar gazeteye isim ve resimle çıkmış oğullarını nasıl olur da görmezlerdi? Babamın her gün aldığı ve her sayfasını hatim ettiği gazetede bile, meclis önüne gittiğimiz eylemden koskocaman resmim yayınlanmıştı. Karşılıklı oyun oynuyoruz gibi geliyordu bana hep… 
 
Söyleyeyim de onlar da rahatlasınlardı ben de rahatlayayımdı artık tek düşüncem. 
 
Dediğim gibi güzel bir hava vardı, pencereler açıktı, Ankara’nın Mart’ından farklı olarak. Babam 35 yıldır içtiği Uzun Samsun’u bıraktığı için evin içinde artık sadece kardeşimin odasında içilebilen sigara sayesinde kardeşimle beraber odasındaydık. Ahmet Kaya çalıyordu ve konuyu açabilmek için büyük bir tesadüf gerekiyordu, nasıl konuyu açacağım diye düşünüyor, konuya direk gireyim derken kelimeler boğazıma düğümleniyordu. Kendimi bildim bileli taşıdığım bu kimliği kelimelere dökmek bu kadar zor olmasa gerekti. İşte o an Ahmet Kaya yardımcı oldu. Şarkı değişti, “Diyarbakırlıymış, Adı Bahtiyar”a bıraktı yerini. Ağzımdan çıkıverdi;
“Benim sevilim de Diyarbakırlı, bu şarkıyı onunla yeni tanışmışken çok dinlerdim, sevgili olmadan önce”
“Adı ne?”
“Cihan”
“Erkek mi, kız mı?”
“Erkek!”
“Ben biliyordum zaten!”
“Çok seviyorum onu, sanırım bu saatten sonra beni üzmeyecek birisi, inanıyorum o da beni seviyor”
“Uğur abi de öyle mi?”
“Nasıl mı?”
“Yani eşcinsel mi işte?”
“Evet”
Sessizlik……
“Eee ne düşünüyorsun?”
“Sen benim abimsin ve kendi hayatını yaşıyorsun, benim bir şey söylemem gibi bir durum olamaz senin hayatın üzerinden. Ama annemlere söyleme.”
“Neden?”
“Şimdi sen gittikten sonra beni sıkıştıracaklar ve bu konu ile ilgili bir açıklama yapabilecek durumda değilim, yani bir şey bilmiyorum, sen zaten yıllardır uzakta yaşıyorsun. Gittiğinde bir açıklama yapacak, onların sorularını yanıtlayacak bir kişi olmayacak, o nedenle söyleme…”
“Haklısın”
 
İşte o an ağzımdan çıkması bu kadar zor olan kelimeler için kardeşim üzerinden endişelenmem nedeniyle iletişimimizde ne kadar çok zaman kaybettiğimizi anladım. Ve yıllarca beni anlayamayacağını düşündüğüm için üzüldüm. Hiç kimse bizi anlamayacak üzerinden çok mu düşünüyorduk ve bu şekilde kendimizi yönlendiriyorduk? Evet. 
 
O geceden sonra O’nun hakkında birkaç soru sordu, nasıldı, nerede tanışmıştık, ne zamandır beraberdik… 
 
O kadar hazırlanmama rağmen, anneme ve babama kardeşimin tavsiyesi üzerine açıklamada bulunmadım. Sırtlandım eskisi gibi eşcinselliğimi Ankara’ma, sevgilimin yanına, kardeşime açılmanın huzuru ile geri döndüm… 
 
*tuhaf: İngilizcede queer anlamında kullanılmaktadır, queer de argoda ibne anlamına gelir.
26 Mayıs 2010

‘Aşk Eşittir Hastalıktır’ mı Demek İstediniz?


İlkokulu henüz bitirmiş 12 yaşında bir çocukken ilklerimden birini yaşamıştım; ilk öpücük… Mahalleden çilli ve turuncu saçlı, benle aynı yaşta bir oğlan çocuğuyla dudaklarımızı kavuşturmanın çocuksu heyecanı… Sokak ortasında hayranlıkla birbirimize bakıp kendimizi olduğumuz gibi birbirimize bırakma halimiz…
 
Bu bir çok kişi için önemli bir deneyimdir ve ilk öpücük asla unutulmaz bile denir, bende daha da ilerisi olmuş bir takıntı haline bile dönüşmüştü çilli ve turuncu saçlı mahalle arkadaşım, çilli ve turuncu saçlı bir erkek görünce ister istemez gözüm takılır ve ilk öpücüğüm aklıma gelir hala… 
 
İşte o zaman öpüşmek istediğim için öpüşmüştüm o çilli ve turuncu saçlı çocukla, henüz kavramların anlamlarını bilmiyor içimden geldiğince, özgürce davranıyordum. Kendim gibi davranıyordum. Bana ailede öğretilen ‘sadece erkekler ve kızlar öpüşür’ değildi... Cinsellik hakkında ailemde konuşulmazdı bile, ben başka yerlerden öğreniyordum cinselliği, birçoğunuzun öğrendiği gibi arkadaş çevremden elbette.
 
Erkek bir çocuk olduğum için erkek arkadaş grubumla hafta sonları sık sık buluşurduk, genelde sınıf arkadaşlarımdı. Evlerde buluşup annelerimizin hazırladığı kekleri, börekleri, makarnaları, pastaları yedikten sonra konu tuhaf bir şekilde cinselliğe gelirdi, sözlerle başlayan cinsellik, önemli uzuvları göstermelerle (kiminki daha büyük), dokunmalarla (genelde şakalaşmalarla, parmak atmalarla, ellemelerle) devam ederdi. Bu şaşmaz bir kuraldı, erkek olmanın yolu sanki bundan geçiyordu, erkeksen erkeklerle bu şekilde iletişim kuracaksın ve en çok küfrü sen edeceksin, erkeklerle gizli gizli testlerini yaptığın şakalaşmaları okulun orta yerinde kızların üstünde deneyeceksin ve ödül olarak en erkek sen olacaksın ama gelecek yaşantında böbürlenerek anlatacaksın... Çok korkunç bir çocuktum itiraf ediyorum, o dönemde elle tacizde bulunduğum tüm kızlardan ayrıca özür diliyorum buradan. 
 
Ama bende başka bir şeyler de vardı, bu oyunlardan zevk alıyordum ve erkeklere hayrandım, cinsel olarak arzuluyordum ve fark etmeden ya da fark ederek hayranlıkla erkekleri izliyordum. Hatta bir keresinde sanırım fazla gözle tacizde bulunmuşum ki fark edildim. Okul çıkışında hayranı olduğum bir üst sınıftan olan çocuk, tahmin ettiğiniz yere diz geçirmişti. Bir daha onu izlememem konusunda iyi bir uyarıydı ama yeterli değildi. Elbette onu gizli gizli izlemeye ve onunla ilgili erotik hayaller kurmaya (o incecik boynuna kondurduğum öpücükler, çıplak vücutlarımızı birbirine dolayıp hiç ayrımlamamacasına sarılmalarımız…) devam ettim.
Yaşım ilerledikçe eşcinsel kelimesini bilmesem de cinsel yönelimimin ‘çoğunluktan farklı’ olduğunu gayet iyi anlamıştım ve kendimle barışık bir çocuk olduğum için zorlu süreçler yaşamamıştım, çok okumuş, bilgi edinmiş, araştırmıştım kendimi. 17 yaşımda kendime açıldım (coming out). Kendi kendime “Barış sen eşcinselsin” diyebildiğimde yaşım 17’ydi ve yaşıtlarımın neredeyse hepsinin sevgilisi vardı, benimse kocaman kocaman soru işaretlerim. 
 
Kendime açılarak en zor kısmı atlatmıştım. Şimdi sırada yakın çevreye anlatabilmek vardı yıllardır içimde biriktirdiğim, gizlediğim bu durumu. O zamanlar açılma benim için çok önemliydi, “Biliyor musun ben eşcinselim” diye köşeye sıkıştırdığım arkadaşıma anlatırdım ama şimdi düşünüyorum da, heteroseksüel birisi gelip de bana “biliyor musun ben heteroseksüelim” diye açıklamıyorsa benim de cinsel yönelimimi pat diye açıklama gibi derdim artık yok.
 
 Ama “Kız arkadaşın var mı?” sorusuna “Hayır, erkek arkadaşım var” diyorum çekinmeden.
Neden böyleyim diye çok sorgulamadım ama bilirim ki bunu benim gibi yaşayamayan bir çok eşcinsel var. Öncelikle kendine açılamayan… Benim 4 yılım sorgulamalara feda olmuştu, en güzel yıllarımda neden böyle olduğumu bulmaya çalışmıştım… Başka eşcinsellerin durumlarını düşündükçe çok şanslı olduğumu söylerim kendi kendime hep. Benim 4 yılım gitmiş olabilir ama bir çok eşcinselin hayatları bu gibi soruların içinden çıkamadığı için tamamen kaybolabiliyor. Psikolog psikolog gezmeler, ‘düzelme’ safsatasıyla her yalancıya inanlar ve buna zamanlarını, paralarını, ömürlerini harcayanlar… 
 
Aslında konu hiç de karmaşık değil. Şöyle ki;
 
Erkekleri arzulayan, erkeklere aşık olan bir erkektim,
bu kadar basitti aslında.
Bu benim gerçeğim diyorum kendime. 
 
Eşcinselliği tercih etmedim, eşcinselliğimle mutlu yaşamayı tercih ettim diyorum.
Aşık olacağım kişiye hiçbir zümre, kurum, kişi karışamaz diyorum,
Bedenim benimdir ve üzerinde nasıl bir tahakküm kuracağıma kimse karar veremez diyorum…
 
Aşık olma özgürlüğüm;
elimden alınamaz,
birilerinin kararına bağlanamaz,
benden ve aşık olduğum kişiden başkasını ilgilendirmez diyorum!
 
Eşcinselliği bir tehdit olarak algılamak, Burhan Kuzu’nun meşhur cümlesi gibi; ‘bu yüzyılın konusu olamaz’, eşcinsellik dünya var olduğundan beri sürüp giden ve gidecek olan bir yönelim. Biseksüellik gibi, heteroseksüellik gibi…
 
Bulaşıcı bir durum değil, bu kadar basit.
 
Nasıl heteroseksüel birisine eşcinselliği bulaştıramazsanız, eşcinsel birine de heteroseksüelliği bulaştıramazsınız. Bu gayet basit, net ve anlaşılır bir cümle… 
 
Ayrımcılıklarla uğraşmak yerine ayrımcılığı teşvik eden birkaç amacını bilmez STK’yi de bu nedenle kınıyorum. ‘Aşk eşittir hastalıktır’ mı demek istediniz, maalesef yanıldınız.
 
Maalesef aile denilen kavramı nasıl hiçbir güç yok edemeyecekse yine maalesef eşcinsellik denilen kavramı da hiçbir güç yok edemeyecek, bu da böyle biline…
 
Eşcinsel, biseksüel ve transeksüellerin zihinlerini bulandırmayı da kendinize amaç edinmeyin. 
 
Artık elinizi de bedenimizden çekin!
24 Mart 2010

Avşar'a Öğretmen Çalışmadığı Yerden Soruyor

Hiç istemesem de Hülya Avşar, polemikleriyle beni kendisi hakkında yazdırmaya itiyor. Geçen hafta “Avşar Konuklarına Eşcinsellikle İlgili Soru Sormayı Bıraksın!” başlıklı bir yazı yazmıştım ve -bu yazıdan dolayı üstüme alınmıyorum(!)- bir de baktım ki Avşar’ın 1 Mart’taki program konuklarından biri LGBT aktivisti Kürşad Kahramanoğlu’ydu.  
 
“Eşcinsellerden çok tepki geldi ve o nedenle Kürşad Bey’i çağırdım, aslında ben eşcinselliğe normal ya da anormal olduğu üzerinden bakmıyorum, o programda ağzımdan çıkıverdi” ile başlayan ve sonrasında özrü kabahatinden büyük denilecek cinste cümleler kurarak şaşırtıcı bir açılış konuşması yaptı.
 
Konu eşcinsellikle ilgili olunca üniversitelerde katıldığım derslerden bilirim, her türlü soruyu sormaya kalkan bir kalabalığa her türlü yanıtı vermeye çalışırsınız ama uzadıkça uzar konu. LGBT ile ilgili konular konuşulmakla bitmez, çünkü LGBT hayatın her alanında ve her alandan soruyu yanıtlamak dakikalara sığmaz. 
   
Sanırım o nedenle Kürşad’ın konuşmalarını kendi adıma çok tatmin edici bulamadım, süresi yeterli değildi, LGBT dışında birçok konuyu açtı ve Avşar her seferinde konuyu eşcinselliğe çekmeye çalıştı. Osmanlı’dan girildi, Brezilya’ya gidildi, demokrasiden uzuuuunca bahsedildi, TEKEL İşçileri es geçilmedi derken karmakarışık bir noktada bir de baktık ki Kürşad'a ayrılan sürenin sonuna gelinmişti. 
   
Bir ara Avşar, “Kızın eşcinsel olsa ne yaparsın diyenler oluyordur belki” diye konuya kendi kendine girmeye çalıştı ve yine başladı polemik yaratacak sözlere, "ben evlensin ve çocuk sahibi olsun istediğim için, üresin istediğim için, gerçekten kadın erkek ilişkisini istiyorum.... ama Allah öyle yarattıysa da çocuğundur, kızındır…" Ben de o sırada “al bir de buradan yak” dedim, “İyi yine de sonunda toparladı bari.” diye de mırıldandık kendi aramızda TV karşısında.
   
Avşar Kızı her ne kadar özür dilemeye çalışsa da olmuyor, olamıyor, ben bu programı başında kendisinin de söylediği gibi yanlış anlaşılmalarını düzeltmek için yaptığını sanmıştım ama olamadı, çok da uğraşmasın bence olay daha da çıkmaza giriyor. Ancak homofobisiyle yüzleşebilen bir kadın olduğunu düşünüyorum ve takdir ediyorum bu çabasını. 
 
Öğrenmeye çalışıyor ama biraz daha derslerini dinlemesi ve iyi çalışması gerek çünkü öğretmen hep çalışmadığı yerlerden soruyor! 

Avşar Konuklarına Eşcinsellikle İlgili Soru Sormayı Bıraksın!


Hülya Avşar son iki haftadır konuklarına eşcinsellikle ilgili sorular soruyor. Bu merakı nereden geldi ben de bunu merak ediyorum. Sürekli gündemde kalabilmek için polemik yaratmak lazımdır medya dünyasında tamam da, bunu eşcinselleri ve eşcinselliği kullanmadan yapsanız olmaz mı?
 
Acıdır ki Avşar, zamanında eşcinsellik hakkında özel olarak o kadar program yapmasına ve eşcinsellikle ilgili önemli konuklar ağırlamasına rağmen konuklarının hiçbirini dinlemediğini son iki programındaki tepkileri ve söylemleriyle kanıtlıyor. 
 
Geçen haftaki programda konuk Zekeriya Beyaz’ın “Neden o kadar yumuşatarak söylüyorsunuz ki ‘eşcinsellik’ diyorsunuz, bildiğimiz o malum kelimeyi kullanın, hani i harfiyle başlayan” cümlesine kahkahalarla gülerek (gülmekten neredeyse koltuğundan düşecekti) yanıt vermişti.
 
Bu hafta da Ata Demirer’e “Gey misin, normal mi?” diye soruyor ve soruyu sakız gibi uzattıkça uzatıyor. Kime göre normal neye göre normal sayın Avşar? 
 
İki haftadır üst üste programındaki bu tutumundan dolayı kendisini madiliyorum ve artık sayın Avşar’ı konuklarına eşcinsellikle ilgili soru sormamaya davet ediyorum!
 
İşte bu haftaki "Hülya Avşar Soruyor" programındaki diyaloglar:
HÜLYA: Niye sağ kulağını da deldirdin küpe için? Hani var mı öyle bir şey? Sağ kulağa takılınca gey, sol kulağa takılınca normal mi demek oluyor? 

ATA: Yok ya? Sağ kulak tıkanmıştı. Abartma!.. 

HÜLYA: Peki sen gey misin, normal mi? 

ATA: ya normalim tabii ki de normal ne yani? Tercihim heteroseksüel. Üniversite zamanında vardı öyle sağ küpe, sol küpe filan muhabbeti. Lakin benim sağ taraf tıkanmış. Belediyeyi aradım, gelecekler yarın açmak için. (Kahkahalar) 

HÜLYA: Yani sağa takanlar gey mi oluyorlar? Sola takınca normal erkeğim mi demek? Sen sola takmışsın da... ATA: Sağ tıkalı olmasa ona da takarım. 

HÜLYA: Yani ikisine birden takarsın... 

ATA: Evet, ikisine de takarım. 

HÜLYA: Yani hem gey, hem erkeğim... 

ATA: Şakacııı!.. (Hülya Avşar gülmekten masanın üzerine kapanıyor...) 

HÜLYA: Vallahi billahi bunlar var. 

ATA: ya zaten sevgilim yok. Şimdi bir de kafa karıştırıyorsun. iyice düşüreceksin piyasayı... Bitirdin sen beni ya... Kapat şu programı gideyim. Cuma günü filmim var benim yaa...
24 Şubat 2010

Her Yerde Heteroseksizm Var, Kalbim Buruk Bu Gece


Erkek ve kadın…
Mavi ve pembe kimlikler…
 
Evlilik…

Her yerde evlilik programlarını izliyoruz son dönemde, pek popüler, sanki RTÜK özel sipariş veriyor diye düşünüyorum bu programlar için. Türk aile yapısı sarsıldı mı da haberimiz yok acaba diye düşündürüyor. Erkekler ve kadınlar pazardan meyve seçer gibi eş seçiyorlar, hem de capcanlı yayında, gayet gerçekler, gayet izlenme oranları yüksek…

Amaç, heteroların aile yapısını güçlendirmek mi yoksa eşcinselleri heteroseksist sistemden tiksindirmek mi algılayamıyorsunuz… Her ikisi de sanırım…

Her yerde hetero var, yoksa öyle görmemiz istendiği için mi? Diziler, reklamlar, programlar, filmler, haberler…. Heteronormatiflik beynimizin her hücresine bombardıman ediliyor… TV ile sosyalleşen bir nesil ve bir halk için gayet tehlikeli bulduğumu itiraf ediyorum. Heteroseksüel ilişkiler dışında başka bir ilişki kabul edilmiyor, görülmüyor TV’de ne yazık ki.

Kadınlar olması gerektiği gibi, evlenmeli, çocuk doğurup çocuklarına ve erkeğine bakmalı, ev işlerinin hepsini büyük bir özenle gerçekleştirmeli,

Erkekler olması gerektiği gibi askere gitmeli, eline bir iş almalı ve evlenmeli, çocuk sahibi olup çocuklarına ve karısına bakmalı, eve para getirip görevini özenle gerçekleştirmeli.

Bu mudur özendirilmeye çalışılan hayat… Nasıl bir baskıdır? Eşcinseller bu durumdan rahatsızdırlar belki hadi tamam ama ya heteroseksüeller? Kendilerine bahşedilen bu görevleri yerine getirirken hiç mi sorgulamazlar bu hayatı, hiç mi rahatsız olmazlar, TV karşısındayken, ekrana boş boş mu bakarlar bu programları izlerken?

Sistemin çarkları istendiği gibi gayet güzel ve tıkır tıkır dönüyor.

“4. Kuvvet” medya çarkları tıkır tıkır döndürmeyi iş edinmiş…

Sorgulamalara ve kişilerde soru işaretleri bırakmaya kendi adıma devam ediyorum. Belki bir kartopu etkisi yaratır umudu taşıyarak…

Tezer Özlü’den gelsin: “Bu tür ilişkileri, sürekli evlilikleri her zaman yanlış, toplumsal düzenin yanlış kurumları olarak nitelendirdim, nitelendireceğim. Onlara karşı direndim, direneceğim. Kurumlarınıza uyuyor gibi görünmem, onlara karşı direnmemi ancak böyle sağlayabileceğime inanmamdandır. Başarı diye nitelendirdiğiniz olgulara direnmem için en az sizin kadar başarılı olabilmem gerektiğinden. Böylesi bir görüş dışında var olmak istiyorum.

İnsan ilişkilerini değiştirmek için yaşıyorum. Hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyorum. Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri okyanusları, gölleri ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzulları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa, insan ilişkileri de değişecek.”
 
18 Aralık 2009

Mezuniyet


Oynamak zorunda kaldığımız roller ve Mezuniyet filmi…
Bu hafta Selen Sevigen, Hatay Tozkoparan ve Batu Müftüoğlu’nun yapımcılığını, Doğa Can Anafarta’nın yönetmenliğini üstlendiği “Mezuniyet” filmine açıkçası “eşcinsel” temasının da olduğunu duyduğum için gittim. 
 
Film liseden mezun olan gençleri mezuniyet gecesinde buluşturuyor ve filmde birçok hikâye örülü. Bir gerçeği yüzümüze vuruyor; gençlerin sorunları var, evet ve birçok aile de çocuklarını anlamak için onlarla bir temas içinde bulunmuyor. Cinsellik, bekâret, eşcinsellik konularını kaç aile konuşabiliyor ki? Sanırım binde bir bile değil…
 
Filmin oyuncularından Billur Kalkavan tam da beklediğim sahnede bir seks işçisi olarak, yani tam da filme gitme gerekçemin olduğu sahnede karşıma çıktı. Onunla zorla ilişkiye girmesi için getirilmiş eşcinsel karakter. Filmde Billur Kalkavan’ın bir nevi psikolog görevi yerine getirmesi gözlerimi doldurdu. Kalkavan’ın o sahnede; “senin gibi kaç kişi geliyor buraya biliyor musun?” cümlesi de oynamayı istemediğimiz rollere bürünen ne kadar çok insanın olduğunu fark ettiriyor. Bu diyarlarda acaba kaç eşcinsel erkek, ‘erkek’ arkadaşları tarafından bir seks işçisinin kucağına atıldı, oynamak istemediği bir role büründü? Sanırım aklımızın alamayacağı, sayamayacağımız kadar çok. Çocuğun o sahnede ağlıyor olması da sanırım toplum olarak birçok kere düşünmemiz gereken bir konu, ‘Kaç LGBT bu gibi durumlardan geçmek zorunda?’ diye sordum kendi kendime, umarım izleyicilerin birçoğu da bu soruları sorabilir. Filmin sonunda eşcinsel karakterin annesine açılması ve annesinin de “oğlum eşcinsel olmamayı denedin mi?” sorusu da karşılaşılabilecek en basit sorulardan biri, ardından çocuğuna sarılması da beni etkileyen diğer sahneydi. Yapılabilecek en iyi şey evladına sarılabilmek, çocuğunun yanında olabilmek çünkü…
 
Yapımcılardan birisi CHP Milletvekili Mehmet Sevigen’in kızı Selen Sevigen. Mehmet Sevigen’i eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ ile ilgili olarak tepki veren kişiler arasından hatırlarsınız. LGBT Onur Haftası programına da CHP milletvekili olarak katılmış olması da hafızalarımızda hâlâ.
Türk sinemasında eşcinsel karakterlerin karikatürleştirilmeden verilmesine alışkın olmadığımdan gerek filmdeki oyunculukların çoğunun kötü, gerekse filmin konusunun tam olarak işlenememiş olmamasına rağmen beni heyecanlandırdı. Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur diyerek heyecanla takip ettim filmi.
 
Umarım artık sinema ve dizi sektörü, senaryo yazarları, senaryolardaki tüm karakterlerin heteroseksüel olabilmesinin zor olduğunu, eşcinsel, biseksüel, transeksüel karakterlerin de senaryolara eklenmesi gerekliliğini, hayatta sadece heteroseksüel bireylerin olmadığını anlar da kendisine açılamamış binlerce eşcinsel, biseksüel, transeksüel ve dünyada tek aşk türü olduğunu varsayan birçok heteroseksüel için farkındalık yaratabilirler…

Filmin fragmanı için: http://www.izlesene.com/video/sinema-mezuniyet-filmi-fragmani/1150587 
15 Kasım 2009

ölü doğmuş aşkların nesli tükense…


çarşaf beyaz değil kirleri göstermesin diye ve kırışık, seni rahatsız etsin diye, olmuş bir kere o yatakta bedenler beden, ötesi mi var mahallenin delikanlısı? pişman mısın?
 
senin bedeninde bir kaç çizgi var ama benim hayatımın üstüne bir çizgi çekilmiş, elenmişim, daha çok yolun var bensiz olabilecek mi bu yollar inler, çayırlar, uçurumlar...
 
şimdi kırmızı bir şarap olmak vardı senin elindeki kadehte ama zehir gibiyim kusura bakma...
 
orospuyum ben, dudağımda abartı kırmızı ruj, tırnaklarımda abartı cırt kımızı oje, gözlerimde rimeller nemden akmış… ama kalbim pompalıyor o kırmızılığı hala, senin için, belki de bir tek senin için… ruhum 21 gram ama aşkım ölçülemeyecek kadar yoğun…
 
yine bir gece, içki masada, elde, dudakta, beklerken seni kendimi kaybetmek istememdendir, gel de şu yatağı ateşlere saralım der bir ses, geleceksin evet biliyorum ama nazlı nazlı, nazlanma mahallenin delikanlısı, ateşlerde yanmak kolay olmayabilir ama zevk verir, zevk ise anlık değildir...
 
kandırdım yine seni votka ve korku filmi ile, amacım farklı sen de farkındasın, içki içip rahatlamak, korkup birbirimize sarılmak. basit numaralarım var ama işe yarıyor... korkma sarıl...
 
zil çalacak, köpek havlayacak, komşular rahatsız olacak ama ben huzura kavuşacağım... kime ne...
 
gelirse kilitlenirim biliyorum, gözlerine baktıkça kaçıracak her zamanki gibi, kalbine baktıkça umursamayacak, olsun ben de dövmelerini görmek isterim, o da her zamanki gibi gösterir, titrerim ellerken dövmeleri, anlar, anlamazlıktan gelir, sabaha kadar oyunlar oynarız, belki yalnız kalırız, dudaklarımız kavuşur böylece, gerisi yalan... sevişmeyelim sarılalım sadece... sarılalım
 
özgürdü hayatta benim barış olduğum kadar, aldı gitti beni, çok uzağa değil arka mahalleye, bir içki içecek, muhabbet edecekti ama olaylar o yönde gelişmedi, olayların akışı yalan mı, yalan bu kadar acıtır mı, acı bu kadar hissedilebilir mi, koyma öyle bir başıma beni, yanı başımda kal, annene hesap vereceğin gece bu gece değil...
 
kırmızı yine toprak, kan kokusu gitmiyor bahçeden, ağaçlar ağlasa biraz keşke, ölü doğmuş aşkların nesli tükense
 
bir gün…
 
ona yazdıklarımı okuyacakmış! hem ben onun gibi ufak şeylere üzülen duygusal biri değilmişim. aldıklarıma bakarmışım. bunları ben zamanında söylemişmişimişim... sayıklamalar....
 
bazen çok kırıcı oluyormuşum... sayıklamalar..
 
başka bir gün…
 
kapıyı açmıyorum artık sana, gece 2'de bir daha sakın gelme yatak odama!
 
“kusura bakma gece rahatsız ettim”, “telefonum yok muydu sende, neden aramadan geldin?”, "telefonunu bilmiyorum ki”, “yalan söyleme verdim sana numaramı, yine veriyorum, gelirken bundan sonra beni ara, mesaj at”
 
ertesi gün…
 
okudu bunları, çok hoşuna gitmiş, “nasıl kurtulurum senden, seni görmeyerek mi, yoksa görmeye devam ederek mi, yoksa akışına bırakarak mı” dedim, “bilmiyorum ki” diye yanıt verdi bana, bir şeyi de bil lütfen!
 
aynı gün…
 
“seni evimin kapısında her gördüğümde kalbim duracakmış gibi oluyorum” dedim “bende bir şarkı var onu dinleyince sen beni gördüğündeki gibi oluyorum, öyle bişey mi”, “bilmem şarkı ne”, şarkıyı yollar: Özledim Seni - Gripin… “bu şarkıyı her dinlediğimde bir garip oluyorum”, “desene bundan sonra ben de bir garip olacağım”, “neden ki”, “senin bana yolladığın arkanı dönlü, s.kmeli, sokmalı hiphop şarkıları bile dinlerken bir garip oluyorum da ondan”, “vooww”… sessizlik…. “ben çıkıyorum hayatım”
 
hayatın? nasıl yani, ben sana iki dakika önce ne demiştim, “sana tutuldum, takıldım, nasıl kurtulabilirim bu durumdan” derken hala bana hayatım diye hitap etmesi garip değil de ne? ne, ne, ne…
 
umursamazlığı içinden geçebilirim diye düşünürken içkiyi elimde buluyorum, evde birkaç votka portakal, bara geçelim, limonlu bira içelim… dans, dans, dans olmasın bu kadar göz üstümüzde, dans, dans, dans… sanırım sarhoşum, yoksa neden yerlerde sürüneyim ki, sanırım sarhoşum, “gel beni buradan çabuk al” diye neden mesaj atayım ki O’na, sanırım sarhoşum “tmm geliyorum” diye bir mesaj okuyorum! geliyor 20 dakika içinde, eve götürüyor dediğim gibi, işte orada içki yeniden vuruyor beni, tam kalbimden, sürekli gideceğiz, gidiyoruz, gidelim diye konuşmaları duydukça sinirlerime hakim olamıyorum; “gideceksen git artık, zaten sana sinir oluyorum” ağzımdan çıkıveriyor, “bana sinir oluyorsan bir daha ‘beni al’ diye mesaj atmazsın!” ağzından çıkıveriyor ve esas oğlan kapıyı çekip çıkar… kalan kalmıştır, kendi yalnızlığıyla baş başa…
 
temmuz 2009

Aşık Olma Özgürlüğüm Elimden Alınamaz!


Çağla öldürüldü. Gözyaşlarımız ilk anda haberi duyunca buz tutuyor. Ama o buz tutmuş diğer gözleri görünce eriyip akıyor işte o an. Basın açıklamasını, Buse ne kadar “Bu sefer bağırmadan okuyacağım” dese de boğazı parçalanırcasına okuyor. Boğazlarımız düğüm düğümken gözyaşlarımızı salıyoruz. Hıçkırmak içimizden gelen, hıçkırıyoruz. Ama güçlü olmamız gerek. Eşcinsel, biseksüel, trans kişiler için, kendimiz için sakin ve güçlü olmamız gerek. LGBT haklarının insan hakları olduğunu öğrenmeleri gerek. Buradayım, bu ülkedeyim ve hiçbir yere gitmiyorum. Son nefesimi verene kadar bunu haykıracağımı biliyorum sadece, başka hiçbir şeyi bilmiyorum hayatla ilgili. Sessizce kaybettiğimiz hayatlarla ilgili…
21 Mayıs gecesi Çağla bağırırken kimsenin umurunda değildi. Sabah olunca komşuları polise haber verdi ve çilingir kapıyı açınca olayın üzerinden 12 saat geçtikten sonra öldürüldüğünü anladılar. Suçluluk psikolojisi yaşadılar mı bilinmez. Ama o çığlıklara o anda tepki vermemeleri, suçlu olmaları için yeterli bir nedendi.  Bugün Çağla’nın evi önünde toplanan bizler de bunu haykırdık: “Sessiz kalma, suça ortak olma!” Sessiz kalmışlardı ve suça ortak olmuşlardı işte. Katiller aramızda elini kolunu sallarken sesini çıkarmayan her LGBTT de suça ortak olmaktadır. Suçlu yalnızca görmezden gelen komşular, yetkililer, devlet değil, sessiz kalan, yaşam hakları, aşık olma özgürlükleri elinden alınan LGBTT bireylerdir de!
Son dönemde görünürlük anlamında bir ivme kazanan LGBTT hareket bunla beraber paralel olarak artan homofobi ve transfobiye de hazırlıklı olmalıdır ve sessiz kalmamalıdır. Görünürlülük arttıkça homofobi ve transfobi de artar. Bizi tehdit olarak görme potansiyeli artar.
Ey LGBTT hazırlıklı ol. Dolaptan çık ve haykır, “ben eşcinselim, ben biseksüelim, ben transeksüelim ve aranızdayım, buradayım, hiçbir yere gitmiyorum, inadına alışacaksınız” de. Yoksa “sıra hangimizde” diye ömrümüz yetene kadar bu soruyu soracağız, dönüp dolaşıp aynı yere geleceğiz!
23 Mayıs 2009