18 Nisan 2012 Çarşamba

kış...


koşturdun oradan oraya ve gece oluverdi yine. koşturmaca hali bir önceki geceden başlıyor, uykuya dalma anında aslında yarın için nasıl, ne hızda, hangi enerjide koşacağını planlıyorsun. başını yastıktan kaldırdığında ise geç mi kaldım sorusu ile başlıyor gün; koşturmacaya geç mi kaldım? bu koşturmacayı kolaylaştıran araçlar var ne ala. evin heryeri sıcacık bir kere, kalorifer var çünkü evin her odasında, mutfağa geçiyorsun yataktan kalktığın gibi, köşedeki damacanın üstüne basıp su ısıtıcısına su dolduruveriyor, su ısıtma makinasının düğmesine basıp seni koşturmaca için motive edeceğini öğrendiğin kahveyi iki dakikada hazırlayabiliyorsun. oysa geldiğin yerde öyle miydi? 
kardeşlerine bakmak durumunda olan bir çocukken, evin tek sobalı odasında uyandığın zamanlarda yataktan kalkınca üstüne giyecek arardın önce, gideceğin mutfak buz gibidir çünkü, sonra  çeşmeden buz gibi akan suyu çaydanlığa doldurup ocağın altını açardın, su 2 dakikadan daha uzun sürede kaynar, hazır kahve gibi bir lüksünün olmadığı zamanlarda üzerinde turist çayı yazan poşeti açar, demlenmesini beklerdin... her şekilde bir sıfır yenik başladığını ve geç kaldığını bildiğin koşuşturmacada pazartesiyse istiklal marşını, salı, çarşamba, perşembe ve cumaysa andımızı kaçırdığını ve öğretmeninden ya da diğer öğretmenlerden, en kötüsü de müdürden azar işiteceğini bilirdin, o nedenle kahvaltı yapmaya ihtiyaç duyan bir bünyedeyken, daha erken uyanıp, o ocağa o suyu daha erken koyardın. 
ya da başa saralım, annen yanındaydı ve bu kabusu senin yerine o çekiyordu tek tek. ya da tekrar başa saralım annen ve babandan sadece annen ölmüştü, o zaman da baban bu kabusu senin yerine çekiyordu. ya da... diye uzar gider, uzatmayayım koşturmacaya daha başlamadan. 
geç kalmamışsın, telefonun kurduğun alarmından birkaç dakika erken kalkmışsın yine,  beden kendi saatini kuruyor, öğrenmiş. uykuya dalmadan giyeceğini planladığın, düşündüğün giysileri tek tek geçiriyorsun üstüne, 5 dakikanı alıyor, almıyor. uykuya dalmadan düşünmezsen zamanı kaybedersin, zaman kaybedersin. atkıyı bereyi al, sigara neredeydi, telefonun şarjını  prizden çıkart, kimlik diğer pantolonun cebinde kalmadı değil mi, çantada ilaçlarının olduğundan emin ol, otobüs kartını kontrol et, anahtarları nereye attım yine, çantayı sırtlan... sokaktasın, en hızlı koşman gereken yerlerden biri daha. kış aylarında, o da bir kaç ya sürer, sokaklarında kışı hissedebileceğin tek ayrıntının en fazla suların üstünün donması  ve onları minik bedeninin ağırlığını taşıyan ucuz ayakkabınla kırabileceğin memlekette yürümek daha kolaydı. kar yağmış geceden yine çokça, yanlış ayakkabı giydiysen kayıp biyerlerini incitebileceğini düşünerek başlıyorsun koşturmacaya, varacağın yer havanın açık ve kar koşullarının olmadığı zamanlarda yürüme mesafesiyle 25 dakika. bir zamanlar kardeşlerine bakmak, onları büyütmek zorunda olduğun şehrin bir ucundan diğer ucuna yürümeyle eşit mesafede yani. yine kar varken, eve işyerinden 45 dakikada varamamıştın geçen hafta ve bir kere götünün üstüne düşmekle günü kotarmıştın. 2 dakikada bir gelen otobüs bu havada ne sıklıkla gelir ki. soğuk gözlerinin içine giriyor. neşter gibi kesiyor, acıtıyor. bekleyeceksin konservedeki balık gibi dizileceğini bildiğin o otobüsü. 60 yaş üstünün ve öğrencilerin ve orta sınıf memurların zorunluluktan tercih ettiği o otobüs. pencerelerine insanların bilumum yerlerinin yapıştığı ve binebildiklerine şükrettikleri konserve kutusunda yolculuk çok sürmeyecek. 3 durak dişini sık. her gün bir durak değil mi ki? sonunda ineceğimiz durak gelip bizi bulacak. bilemiyoruz hangi durak. o yüzden 3 durak dişini sık. zamanın hızlıca geçmesini sağlayan müziğin var en azından yeni aldığın telefon sayesinde...
işyerine 7 dakika yürüme mesafesinde olan şehrin meydanında atabildin yine kendini o araçtan. kar tekrar başladı. o kadar çok insan hareket halinde ki sabahın bu saatinde, her adımda daha da çamura dönüşüyor o beyazlık. gökyüzünde beyaz kar, sokaklarda kahverengi kabus. kış aylarının yaklaşık 5 ay sürdüğü bir kentte bu çok kolay kayan kaldırım taşlarının kim seçti. belediyenin hiçbir çalışanı sokağa inmiyor sanırım. nüfusu 6 milyon ve 1,5 milyon aracın olduğu bu kentte kaldırımları kullanan ne kadar çok insan var. her iki kişiye bir araç desen 3 milyon kişi araç kullanabiliyor, geriye kalan 1 milyon kişi evden çıkmasın diyelim, demek ki 2 milyon kişi sokaklarda, kaldırımların üzerinde risk altında. 2 milyon ambülans lazım tetikte bekleyen. oysa özel ambülans firması sayısı 33 bu kentte, herbirinde 2 ambülans olsa 66 eder. bu ülkede 355'i özel 1191 hastane var. sanırım bunların 100 tanesi bu il sınırları içindedir. herbirinin 3 ambülansı olsa 300 eder. toplamda 366 yaptı sadece... demek ki bugün çok kişinin canı yanacak. belediye kime peşkeş çekti? 
anlamını bilmediğin bir dilde şarkı dinlemek dinlendiricidir, koşuşturmacanın içinde dinlendirir sizi, 7 dakikayı nasıl yürüdüğünüzü anlamazsınız, asansörün kapısına varmışsınızdır bile. şimdi tek yapmanız gereken tuşa basıp beklemek, ofisin anahtarını hangi cebine koymuştum bu çantanın? gün çoktan aydınlansa da sizin için, yeni karşılaşmalarda sabahları ağzınızdan çıkıverir sizden önce ofise gelenlere günaydın. tebessümler, gülücükler, koşuşturmaca için enerjiyi sağlayan ifadeler. masana doğru ilerlersin, askıya paltonu as, atkını ve bereni çantana at, dolabın anahtarını bul, bilgisayarı dolaptan çıkart, bir başka hayatı kolaylaştıran düğme daha işte. bilgisayarı aç, mutfağa ilerle, senden önce suyu ısıtan olmuşsa ne güzel, mutfakta az zaman harcayacaksın, bardağı al, sallama poşet çayı içine at, üstüne kaynar suyu boşalt, ne pratik. koşturmaca devam ediyor, süreklilik halinde. bilgisayarının ekranına kilitlenmen için herşey hazır. çalış. kardeşlerini o hayattan kurtardığın gibi dünyayı da kurtarmak senin elinde. sigara yasağı nedeniyle balkona çık. soğuk. iki fırt çek sigaradan bişey anlama. tekrar masana geç. çalış. öğlen oldu öğün atlama, yemek ye. yemek yerken de çalışabilirsin. çalış. zaman hızla giderken avuçlarının arasından çalış. işten çıkma saatin yaklaştıkça akşam ne yemek yapsam sorusu gelir aklına. öğlen pilav yemişsen bulgur pilavı ya da makarna sulu yemeğin yanında olmalı. sulu yemek yapmak istemiyor musun hazır tavuklardan kalmıştı derin dondurucuda. eve giderken yoğurt da alırsın. yeterli. karnını gayet pratik doyurabilirsin. sınırsız internetinle indirdiğin filmlerden birini seçip sonra iki saatini filme ayırabilirsin. ne çok seçeneğin var gece için. oysa çocukken masallar anlatırdın uyusunlar diye kardeşlerine. son durağa varmak için bakış açısına göre ne çok "harika şeyle" ya da "saçmalık"la uğraşıyorsun değil mi...
sonbahar…
koşturdun oradan oraya ve gece oluverdi yine. koşturmaca hali bir önceki geceden başlıyor, uykuya dalma anında aslında yarın için nasıl, ne hızda, hangi enerjide koşacağını planlıyorsun. başını yastıktan kaldırdığında ise geç mi kaldım sorusu ile başlıyor gün... (bu yazı fanzinmart'ın ilk sayısında yayınlanmıştır)

kayıt ol! marş! marş!


devlet seni gelsin bulsun rahatça diye adres kaydı yaptırılıyor biliyorsunuzdur. bilmiyorsanız hangi mağarada yaşıyorsunuz ben de gelicem oraya. neyse, apartmana taşındınız diyelim, yöneticiniz sizi sıkıştırıyor kayıt ol diye… yöneticinizin tacizlerine dayanamayıp önce muhtarınıza gidiyorsunuz, genelde onlara reva görülen o sobalı ve prefabrikten bozma konteynırlarında olmazlar, birkaç kere gitmek zorunda kalabilirsiniz, konteynırın kapısına ulaşılabilecek telefon numarası yazmışsa şanslısınız, internetten de o konteynırın telefon numarasını bulabilirsiniz, dikkatimi çekti de muhtarların çalışma mekanlarının adresleri hep şu taksi durağının yanı, bilmemne sokağının köşesi, gibi gibi, yazık, buralarda çalışma koşulları fena… bulduysanız muhtarı yerinde, size üç belge verecek, ikisi aynı, fotoğraf yapıştırma yerleri olan, sizin dolduracağınız, o şirin renkli kimliğinizdeki bilgileri copypaste yapacağınız cinsiyetinizin bile merak edildiği zımbırtı, birisi de yöneticinin dolduracağı bir belge. sonra onun verdiği üç belgeyi bitmeyen siyah bir kalemle ya da devamı olan birkaç aynı renk kalemle, çayınızı içerken doldurabilirsiniz, bizim kalem bitti de çok komik oldu yukarısı siyah aşağısı mavi falan… arkasından tacizci yöneticinizin zilini akşam çalın, cinsiyet kısmını görmesin diye karanlık iyidir, bir de hiçbirşey paylaşmadığınız bu adama açılmaya gerek yok yani, bekar olmak sorunken erkek kadın olmak daha büyük sorun. eline tutuşturun, damgalamasını isteyin, sorular sorun, ki kağıda bakmasın direk damgalasın, imzalasın…
bu aşamayı da atlattıktan sonra tekrar muhtara gidin, şanslıysanız sabah 9 da kendi görüşünden olan gazetelerini -mesala bizimki sözcü okuyordu gördüm- almış konteynırında cici cici okuyordur, yani yerindedir. altı ay içinde çekilmiş ülkenizdeki sakal, bıyık, gözlük, başörtüsü, piercing kurallarına uyan bir fotonuzu muhtarınıza teslim edin, onun kağıtları damgalamasını bekleyin, elinize yöneticinize imzalattırdığınız kağıdı vericek, onunla nüfus müdürlüğüne gideceksiniz…
hava eksi iki falansa yanınızda bereniz ve atkınız olmasına dikkat edin, birbirlerine yakın yerler diyerek yürümeye başlayınca üşüyüveriyorsunuz yani. ben üşüdüm cidden küresel ısınma da iyice hissettirdi bu sene kendini. neyse o soğukta ulaştığınız nüfus müdürlüğüne vardıysanız sıra alın, bekleyin, her seferinde benim sıram hemen geldi çok beklemedim. sıranız geldiğinde muhtarın verdiği kağıdı görevliye uzatın, adresinizi değiştirecektir. Elbette şanslıysanız, eviniz önceden işyeri diye kayıtlıysa bunu tekrar ev diye düzelttirmek için fen işleri denilen tuhaf bir semtte olan, nüfus müdürlüğündeki görevli kadının madonun karşısından otobüslerin kalktığını söylediği bir adrese gitmek zorundasınız. yıllardır bu gezegende yaşıyorsunuz ama ismini duymamışsanız size galaksinin ötesinden biryermiş gibi gelebilir. şaşırın. ben öyle yaptım. patlayıverdim memur kadıncaza. nasıl yani dedim, bunlar benim dışımda olan şeyler, ev sahibi işyerini neden konut diye değiştirmemiş dedim, ben neden gideceğim ki oralara dedim, zaten dedim iki gündür dedim işyerimde olamıyorum dedim, bu kadar zor mu dedim bu sistemi oturtmuş gibi görünüyorsunuz ama oturtmamışsınız dedim. ordan oraya gidip duruyorum iki gündür dedim, ben dokuzda iş başı yapıyorum ve iki gündür bunu halledemedim iki gündür elim boş üstüne de işe gecikiyorum dedim. Bir de üstüne adresimi değiştirmedim diye devlet bana ceza keser tam olur dedim. devlet gelsin beni rahatça bulsun diye kayıt olayım diye kıçımı yırtıyorum, güzelce kayıt olayım diye uğraşıyorum, bir de benden daha fazla enerji sarfetmemi bekliyor. bir de üstüne ceza keserim diye parmağını sallıyor! nasıl yani? neden kayıt oluyorum ki. neden yerim yurdum belli olmak zorunda ki. neden neden neden neden… (bu yazı mart ayında fanzinmart'ın ilk sayısında yayınlanmıştır.)